|
Toplumun hem üretim gücünün artrılması, hem de
girişimci firmaları destekleyecek alım gücünün
korunması için, çalışanların sosyal refahı ve
yaşam kalitesini artıran önlemler, uygulamalar ve
ideolojiler geliştirilmeye başladı. Bu ideolojilere, bilim
ve din kurumlarından alınan kavramlarda monte edilerek, geniş halk
gruplarına seslenildi. Sosyalizm, Liberalizm, Komünizm, Serbest Piyasa, Kapitalizm, vs.vs. Refah seviyesi ve alım gücü artan toplumlarda, takip ettikleri ekonomik ilkelere göre devlet yönetim sistemlerini belirlemeye başladı. Ticaret ve ulusal çıkarlarla içiçe olmuştu. Şirketlerin ihtiyaçları devletlerin siyasi eğilimlerine yön veriyordu. Toplumlar üretime ve tüketime katılmalarına göre sınıflarını koruyordu. Toplumların bir kısmı hala tarım döneminde iken, bir kısmı sanayi dönemindeydi. Sermaye sahibi olanların bir kısmı ise artık bunların da üstünde, girişimci olarak üretime katılma yerine sermaye-para hareketleri ile ekonomiye katılıyor olmuştu. Doğal olarak bankerler ve tüccarlar, en az sanayici-girişimci kadar ön plana çıkmıştı. Kimi yerlerde aralarında fark kalmasa da, kimi zamanlarda ayrı bir uzmanlaşmaya da dönmüştü bu iş. Kartel oluşumları, şirket birleşmeleri görülüyordu. |
||||
|
||||
|
| Devlet yatırımları
ile sosyal refahı yükselten ve alım gücü artan
batı dünyasında, savaş sonrası mutlu bir dönem
başladı. 73 petrol krizine kadar süren bu dönemde "üretimi, tüketim ile teşvik eden ekonomi model"
dünya'ya kendisini kabul ettirdi. Temel ve başarılı
ekonomik model olarak, tüm batı dünyasınca en verimli model olarak benimsendi. İnsanlık tüketiminin önemli ölçüde arttığı bu dönemde, nüfus artış ivmesi hızlandı. Demokrasi, hümanizma, eşitlik, adalet söylemleri karnı tok, satacak üretim fazlası olan toplumlarda, Sosyal Haklar ve Sosyal Refah Devleti kavramları olarak gelişti. Aslında Sosyalist-Komünist SSCB'liği sosyalist propagandalarına, alternatif olarak da geliştirilen sosyal politikalar, batı medeniyeti değerleri arasında yerini aldı. Özellikle komünist sisteme yakın duran Avrupa'da çok daha dikkatli ve özenli uygulandı. Bu dönemde üretim araçlarının mülkiyetinde önemli değişimler oldu. İlk olarak aile şirketleri hala yönetim erkini ellerinde tutmakla beraber, yönetim kurullarıyla, şirket yönetimleri farklı-tamamlayıcı iş kollarına yayıldı. (Holdingler gibi..) |
Şirket
hissedarlığı, yönetimi değil ama kâr'a ortaklık
şeklinde, sermaye sahipliğini toplum tabanına
dağıttı.![]() Toplum hem sermayedar, hem tüketici, hem de işçi haline geldi. |
|
Gelişmekte
olan ülkelerin mamul ve yarı mamul endüstriyel
ihtiyaçları, hem pazar olarak hem de ucuz hammadde
kaynağı olarak, yeni sömürgeciliğin ticari
boyutunu geliştirdi. Artık bir ülkeyi ele geçirmek için savaşmak veya fethetmek gerekli değildi. Önce borç vererek üretememesini sağlamak, daha sonra o ülkenin doğal kaynaklarını dünya pazarına istenilen şekilde entegre etmek için yeterli olmuştu. |
| Aynı dönemler
de Sosyal Refah Devleti anlayışını geliştiren
gelişmiş ülkeler, çalışanlarınını çalışma koşullarını geliştirerek; toplumlarının hem üretim, hem de tüketim kapasitelerini verimlilik artışları ile desteklediler. |
![]() |
Petrol krizi ile dünya ekonomik sistemi banknot sistemini terketmişti. (Bütün ulusal paralara USD karşılığı olarak değer biçiliyordu. Çünkü USD, Altın'a bağlıydı. 1973' de ABD'de bu sistemi terk etti.) Devletlerin siyasi ve ekonomik gücünü; sanayi, tarım, bilim-teknoloji ve kültür-sanat üretim yetenekleri belirlemeye başladı. Ulusal Para'ların değerini de devletlerin itibarı belirledi. Şirket yönetimlerinde profesyonel yönetimler ağırlık kazanırken, hükümetlerde sosyal devlet politikalarını, ekonomik yük olarak göremeye başladılar. Özellikle silahlanma yarışının ekonomik yükü, toplumlara dağıtılırken bu daha hissedilirdu. Başlangıçta, günümüze göre çok hafif olan sosyal değişimler, beraberinde çalışma yaşamında 70'lerin sosyal çalkantısını da getirdi. İç pazarların alım gücünün doyması ve gelişmekte olan ülkelerdeki sanayileşme hamleleri ile ihracatın da rekabetçi olması sonucu, devlet politikalarında uluslararası şirketler ve ticari organizasyonlar ön plana çıkmaya başladı. Uzakdoğu'daki sanayileşme ve ekonomik gelişim hareketleri de bu dönemlerde hissedilmeye başlandı. |
||
|
| Uluslar
arası şirketlerin daha kolay ticaret yapacağı ve
daha az engellerle karşılaşacağı sistemi
hazırlayan "globalleşme" söylemi de daha
sık söylenir oldu. Bir yandan da globalleşme karşısında tüketici iç pazarların korunması için, bölgesel birlik ve ekonomik işbirliği örgütleri gündeme gelmeye başladı. Özellikle Uzakdoğu'da yükselen ekonomiler, endüstrileşmeyi kısmen tamamlamış Asya ülkeleri ile gelişen Latin Amerika ekonomileri, ulusal tüketici pazarlarını sıkıntıya sokmuş, rekabeti şiddetlendirmişti. Bu ülkeler, ucuz iş gücü ile gelişmiş ülkelerin pazarlarına girmeye başlamışlardı. ![]() Sovyetlerin yıkılışı ve Varşova paktının çöküşü ile daha önce girilemeyen bölgeler bir süre, yeni ve aç bir pazar olarak, ucuz hammadde kaynağı oldu. Ancak buralarda da milliyetçilik eğilimleri güçlendi. |
|
||
|
Ürünlerin tüm üretimi tek bir kurumsal çatı altından, birbirini destekleyen farklı kurumlar arasındaki ticarete dönüştü. İş gücü hareketliliği düşerken, sermayenin hareketliliği arttı.
![]() |
Artık
girişimci, daha ucuza üretebileceği yerlere
yatırım yapıp, kısa bir eğitim süreci ardından,
yeni ve ucuz işçileri ile üretime geçebiliyordu. Daha olmaz ise, bu ucuz işgücünü kendi üretim bölgesine de getirebiliyordu |
![]() |
80'li yıllarla başlayan bu süreç, sendikaların da en çok güç kaybına uğradıkları dönem oldu. |
Bireysel tüketici beğenisine yönelik üretim, büyük işletmelerde robotik teknoloji kullanımı, uzman operatörlere, küçük işletmelerde ise farklı dallarda "uzmanlaşmış çalışanlara" gerek duymaya başlamıştı.
Yeni teknolojilerin ve verimli yöntemlerin geliştirilmesi, firmalar için hayati önemdeydi. Üretimde "bilginin ağırlığı", kol gücüne ve sayısına karşı gelişiyordu.
Ulaşım ve haberleşmedeki gelişim lojistiği desteklemişti. Hammadde, yarı mamul ürün talebi hızlı cevaplanmaya başlamıştı.
Yerelleşmiş üretim; hizmet ve tarım gibi, toprağa, bölgeye, doğaya bağlı alanlarda kalmıştı.
Dünya daha da küçülmüş, bir çok işletme, başka bir işletmenin ürettiği yarı mamulü işleyerek katma değer üretir hale dönüşmüştü.
"İşçi kavramı" da, "Çalışan kavramına" doğru evriliyordu.
Gelişmeler şirketleri ve ardından ülkeleri birbirine bağlarken, uluslararası ticareti de güçlendirdi.
Uluslararası şirketlerin ülkelerdeki ortaklıkları, bu ülkelerin devlet politikalarına daha güçlü yön verir hale geldi.
Ne de olsa, artık her ülkede binlerce insanın hem "işvereni", hem de tüketilen "ürünlerin tedarikçisi" konumundaydılar.
Şirketlerin bu şekilde ulusal ticari sınırları zayıflatması, ister istemez, bölge ülkelerinin ve toplumlarının yerel menfaatleri ile uluslararası şirketlerin menfaatleri arasında çelişkilere de neden oluyordu.
Çünkü ülke yönetiminde söz sahibi olan politikacıların da profili değişmeye başlamıştı.
Artık siyasi arenada, sermaye sahibi olanların ağırlığı artıyordu. Girişimleri yönetim kurulları egemenliğindeydi ve yeni güç alanı siyaset gibi gözüküyordu.
Sermaye sahibi ve girişimcilerin ekonomik katkıları, partiler açısından bir güç kazanımı olarak değerlendirildi. Başlarda ağırlıkla ekonomik imkan ve çevrelerinin desteğini kullanarak, "toplum adına iyi bir şeyler yapmak" amacındaki girişimci sermaye sahiplerinin ağırlığını, zamanla "kendi adına iyi bir şeyler yapmak" isteyenler aldı.
Böylece orta ve uzun vade de alınan ve uygulanan siyasi ve ekonomik kararlar, genel toplum çoğunluğundan ziyade, sayıca azınlık olan ekonomik grupların lehine gelişmeye başladı.
Toplum faydasını hedefleyen girişimci ve sermayedarlar ise parti vitrinlerinde, arka plandaki etkinliklerin önüne perde olarak, parti imaj çalışmalarında öne çıktılar.
| Demokrasi, ancak ismi ve şekli kalan, uygulama da ise Fransız Devrimi öncesi aristokrasinin yeni şekli oldu. |
![]() |
| Meclislerdeki
vekiller, seçmenlerinden koptular. Toplumun ihtiyaç
ve isteklerini temsil yeteneklerini kaybettiler. Bağımlı
oldukları liderlerin tercihleri ön plana çıktı. Demokratik olduğu ifade edilen (bir kaç kuzey Avrupa ülkesi hariç) dünya devletlerin çoğunda artık halk, meclislerde temsil edildiğini düşünmüyor ve hissetmiyor. Yönetim erklerinin aldığı kararlar ise, ülke ve toplum faydasından gittikçe uzaklaşıyor. |
![]() |
| (Sadece, iş hayatım; Politikacı ile İş dünyası birlikte... Vatandaş onları iş başında basıyor.) Ulusal politikalar, ulusal ve uluslar arası ticaret çevrelerinin istek ve beklentilerine göre şekilleniyor. ![]() |
Bir de küresel ısınma ve kirliliğin, insanlığı tehdit eder hale gelmesiyle, hem doğal kaynakların eldesi, hem de bunların tüketimi ciddi olarak sınırlanmaya başladı.
Pazar ve hammadde kaygılarına eklenen bu sorunlar, bölgeler arası çatışmaları da güçlendirdi. Sonucunda, toplumsal hareketler ve mülteci sorunları dünya gündemine yerleşti.
|
İnsan hareketliliğin en önemli hedefi, gelişmiş ve sosyal refahı yüksek ülkeler olduğu için, bu ülkelerdeki ekonomik kaynakların da tekrar düzenlenmesini gerektiriyor. Artık devletlerin kendi vatandaşlarına harcayabileceği daha az ekonomik kaynağı var. |
İş gücünün farklı alanlarda uzmanlaşması sonucu, bir çok işletmede "aynı işi yapan kişilerin" sayısı azaldı. Sürekli istihdam edilen beyaz yakalı, yüksek kalifiye deki çekirdek çalışanlar yanında değişken, parça, proje başı, sınırlı zamanlı çalışanlar da daha düşük profilli işlerde çalıştırılmaya başlandı.
Toplu sanayi üretimin yerini, atölye düzeyinde üretime geçilmesi ile işletmelerde çalışan azaldı.
| Teknolojideki
yenilikler ile de kişi sayısı azaldı. Mesela; 3 boyutlu yazıcıların çıkması ile yedek parça üretimi, depolanması ve nakliyesine ait bir çok gider kalemi azaldı. Avrupa da ana merkezde patent hakkı korunan bir yazılım halindeki yedek parçasını, Moğolistan'daki şubesine bağlanıp, talep edilen ürününün en küçük parçasından, komplike bir çok parçasını oradaki 3 boyutlu yazıcıya yaptırabiliyordu. |
||
|
||
| Hatta çok eski modellerin kırık parçalarının fotoğraflarının çekilmesi ve 3d kalıbının çıkartılması ile artık depolarda kalmamış ürünleri bile üretmek mümkündü. |
![]() |
Bu işi yapan teknisyenin eğitim düzeyi, daha yüksek geliri, onu sendikaların 150 yıldır söylemini yaptığı "işçi ruhu ve sınıf bilincinden" de kopartıyordu. |
Bir kaç yüz bin üyeli bir sendikanın bile, ülke siyasetine etkisi kalmamıştı. Çünkü artık sendikaların güçleri de küçük işletmelerle dağılmış, bölgesel yoğunlukları düşünce, güçleri de çoğunluk içinde erimişti. Kendi aralarındaki rekabet ise ortak zeminde hareket etmelerini engelliyor.
Sendikalar ancak yapısından dolayı yığın üretim yapılması gereken belirli alanlarda, maden, metal, demir-çelik, kömür, tersane, tekstil, yığın hizmet ulaşım ve kamu gibi sektörlerinde örgütlü varlıklarını ve güçlerini koruyabiliyorlardı.
Diğer yandan, artan işçilik maliyetleri ile üretim maliyetinin artması, muadil veya aynı ürünlerin ithalat yoluyla karşılanması sonucunu da doğuruyordu.
| Tarım
ve hayvancılık sektörü, bir çok bölgede
geleneksel tarım ürünlerine zarar vermişti. İhraç
amaçlı tarımsal üretim ve bunun için verilen teşvikler,
kalite standartları gibi uygulamalarla, küçük
üreticilerin çoğu üretimden çekildi. Yığın üretimi, yüksek mekanizasyon ve verimliliği genetik kontrol altındaki sertifikalı tohumlarla yapan işletmeler ve tohum şirketleri sektörü kontrol etmeye başladı. Belirli alanlarda uzmanlaşma şekilden teşvik edilen yoğun ve yığın üretim, bu sefer de tüketim açısından pazarı kontrol edip, yönlendiren büyük şirketlerin baskısı altında kaldı. Sonuçta tarım sektörü, üreticisi için serf sisteminin yeni şekli halini aldı. Üstelik bu yeni üretici tipinin şirketlere maliyeti, eski dönemin serf veya köle işçisinden çok daha ekonomikti. Kendi masrafını kendisi karşılayan, üretmediği zaman alternatifi hemen hazır, pazarlık gücü zayıflamış, benzer ürünün daha uygun fiyatla her zaman alınabileceği bir üretici tipi gelişmişti. |
Aynı durum iş piyasası içinde geçerliydi. İhtiyaç duyulan kalifiye elemanlar zaten şirket bünyesinde, istihdam garantileri ile çalıştırılıyorlardı. Sayıca az olmaları, onları elde tutmak maliyetlerini de düşük kılıyordu.
Diğer yandan kalifiye olmayan (ya da kısa bir eğitimle yapılabilecek) işler için, iş gücü piyasası arzı her zaman boldu.
Üstelik bu işler için eğitim maliyetleri de düşüktü. Milli eğitim sistemi asgari herkesi asgari düzeyde iş yapabilecek kapasiteye kadar getiriyordu.
Bu işçilerin, iş kolu veya işyeri düzeyinde yatay ve dikey örgütlenmeleri de ciddi oranda zayıfladı.

İş kollarındaki örgütlenmeyi zorlaştıran konulardan biri de, katma değer katkısı yüksek işleri yapan kişilerin uzmanlaşmasıydı.
Kalifiye elemanların imkanları, geniş ve kalifiye çeşitliliği yüksek işgücünü temsil eden sendikaların desteğini zayıf ve yetersiz gösteriyordu.
Bir ürünü oluşturan ürünlerin çeşitli parçalarının farklı bölgelerde ve işletmelerde üretiliyor olması da sorundu.
Üstelik üretim bandının durması, üretimin durduğu anlamına gelmiyordu. Girişimci, Romanya'da üretemediği zaman, fabrikasını rahatça bir Afrika ülkesine taşıyabiliyordu. Ara mamuller buraya geliyor ve burada birleştiriyordu.
Çünkü ürünün pazarı, ya bir sonraki işletme ya da tüm dünya idi.
Sanayi üretiminde de sendikal örgütlenme sorunlarla karşı karşıya idi. Uzmanlaşma, yüksek teknoloji, aynı işi yapan kişilerin sayısını azaltırken, işi yapmak da artık daha kolaydı.
Otomasyon sayesinde, üretim sürecini kontrol etmek için çok az kişi yetiyordu. Kalite kontrol, paketleme gibi tekrara dayanan birimler için ise her zaman işgücü bulmak mümkündü.
Bu yüzden işyeri örgütlenmeleri de, işveren karşısında cılız kalıyordu.

Çoğu gelişmiş ülke de çok çalışanı olan işletmeler, hizmet sektörü ve özellikle kamu hizmeti sektöründe kalmıştır.
Ürün ve hizmet farklılaşmasından dolayı, tüketici ürünlerinin çeşitliliği arttı.
Daha fazla kişiye, daha hızlı özel hizmet verebilmek için daha çok kişiye ihtiyaç var.
Kamu sektöründe ise ihtiyaçtan ziyade, toplumun tüketebilmesi yani ekonominin dönmesi için bir miktar gelirin topluma dağıtılması önplanda. Yani hükümetler, ihtiyaç duyduklarından çok daha fazlasını, siyasi veya ekonomik nedenlerle işe alıyorlar. Bu kişilere verdikleri maaşlarla, iç piyasanın gücünü korumasını sağlıyorlar.
(Diğer sebeplere, oy toplama, kamu oyu desteği garantileme,yandaş doyurma, vs.vs. girilmemiştir.)
Sonuçta toplumun alım gücü düştüğü zaman, pazar olarak değerini yitirecek bir ülkeyi kimse yönetmek istemez.
Sendikalar daha çok geçmişin şaşalı ve mutlu anıları ile avunup, bu günleri arar hale geldiler.
Bu dönemlerde başarılı sonuç aldıkları, çözüm ve uzlaşma yollarını tekrar etmeye çalışıyorlar.

Oy gücü olarak belirleyici olmadıkları gibi, ülke ekonomisinde üretim içindeki rolleri de göreceli düşük kaldığından, hem üyeleri, hem de muhatapları karşısında güç ve imaj kaybı yaşadılar. Hala da yaşıyorlar.
Son dönemlerde artık görmezden gelinemeyecek kadar şiddetlenen ve etkileri tüm toplumları tehdit eden, çevre kirliliği, küresel ısınma ve doğal kaynakların kıtlaşması gerek şirketlerin gerek ise devletlerin politikalarını gözden geçirmeye zorlamıştır.
Bu ihtiyaçları ve zorunlulukları bir ekonomik fırsat'a çevirmek içinde çalışmalar yapılmaktadır.
Yeniden kullanım, farklı kullanım, daha verimli kullanım amacıyla "inovasyon", mevcut imkanlardan daha yüksek verim ve kullanım ömrü sağlamak için "verimlilik" kavramları daha sık gündeme gelmeye başlamıştır.
Bu iki kavram, sahip olunan sosyal refahın devamı ve geliştirilmesi için, "Sürdürülebilirlik" kavramının içine monte edilmişlerdir.
Böylece daha az tüketim ve daha az atık ile toplumsal yaşamın, en azından aynı seviyede sürdürülmesi amaçlanmıştır.
Bu kavramların çalışma yaşamına yansıması ise daha küçük, daha yenilikçi ve bilgi ağırlıklı üretim birimlerinin teşvik edilmesiyle sonuçlanmıştır.
Yani mevcut sendikaların güçlerini aldıkları toplu, üretim bandına dayanan yığın üretiminin, yerini almıştır.
Bu da çalışanın profilini, eğitimli beyaz yakalıya çevirmiştir.

Beyaz Yakalılar arasında örgütlenme eğilimi ise daha düşüktür. Bilgisine ve becerisine güvenerek, çalışma şartları hakkında işverenle birebir pazarlık yapma gücü daha yüksektir.
Diğer yandan sendikalardaki yolsuzluk ve şeffaf olmayan yönetimler de beyaz yakalılar tarafından daha dikkatli fark edilmektedir.
Çünkü bu tür organizasyonlarda insanlar iki amaçtan biri için yönetime gelmek isterler: Ya toplum için ya da kendileri için iyi bir şey yapmak için.Bu yetkiyi isteyenlerin şeffaf olması ve net taahütlerle kendisini bağlaması önemlidir.
Eğer vaatler net değil ise kişisel ilişkilere dayanan güven ilişkisine göre karar verirler.
Daha eğitimliler, güven ilişkisinden ziyade adayların taahütlerine ve yapılabilirliğine bakarlar.
Her durumda, işçilerin yani çalışanların desteğini, "topluluk için iyi bir şeyler yapmak istediklerini belirterek" isterler.
Ancak bu kişiler arasındaki niyet farkını anlamak zordur. Bu da sendika yönetimlerinin yapabileceği halde yap(a)madıkları konular üzerinde odaklanmaya döner.
Ülkemizdeki durumu bakılırsa, Sendikaların çoğu bu durumdadır.
Çoğu toplu iş sözleşme görüşmesi, "işveren ve sendika yönetimleri lehine" ama "çalışan için düşük kazanımlarla" sonuçlanmaktadır.
Bilinçli olanlar, daha görevlendirdikleri temsilcilerin niyetlerine karşı kendilerini koruyamayan diğer çalışanlarla, aynı gemide olmaktan memnuniyetsizdir. Fırsatını bulunca bu topluluktan ayrı kalmayı tercih ederler. (İşveren tarafı da, Bireysel emeğine sahip çıkmayana ve söylenene razı olana nasıl saygı duysun ki?)
AB'de ve ülkemizde, gençlerin sendikaya katılım oranı her geçen yıl düşmektedir. Bunun anlamı yeni dönemlerdeki çalışanlarında örgütlenme eğiliminin düşük olacağı, sendikaların kan kaybının devam etmesidir.























Hiç yorum yok:
Yorum Gönder