28 Kasım 2018 Çarşamba

ÇALIŞMA İLİŞKİLERİNİN KISA ÖZGEÇMİŞİ

Yoksulluğa, Güvencesizliğe ve Krize Karşı Mücadele (2)
Çalışanlar olarak, öncelikle geleceğin neleri değiştireceğine kısaca bir bakmamız gerekiyor. Böylece gelecekte nasıl bir örgütlenme olacağını kestirmek daha kolay olacaktır.

İlk olarak üretime bakmalıyız. Çünkü üretim araçlarının mülkiyeti ve üretim yöntemleri, her zaman toplumların yönetim yapılarını etkilemiş ve belirlemiştir.

Toprak sahipliğine dayanan tarım ve hayvancılığın ana üretim konusu olduğu dönemlerde; krallar, imparatorlar, padişahlar vardı.

Bunların hükmettiği bölgelere yönetim desteği sağlayan, kısmı güç-yetki paylaştıkları kontlar, dükler, lordlar, paşalar, ağalar, beyler vardı.


Köklü ailelerin hükmettiği toprak ve bu topraklarda yaşayanlardan, ağırlıkla serflerden oluşmuş, tabakalara bu şekilde ayrılmış bir toplum yapısı vardı.
Toprak gelirlerine dayalı olarak Soylular bu toplumda kaymak tabakaydı.

Gelir biriktirmeye dayalı zenginlik
(Merkantilizim) ön plandaydı.

Sanayileşme ile üretim araçlarının mülkiyeti ve üretim yöntemleri değişmeye başladı. En önemli üretim aracı, "sermaye" oldu. Kontların yerini sermayedar girişimciler alırken, serf'in yerini de fabrika işçileri aldı.



Bu dönemlerde insanlık daha fazla tüketmeye başladı. Daha doğrusu, üretimin sürekliliği ve bunu destekleyecek tüketim için için teşvik edildi.
(Bu tüketim imkanları ile yüzyıllardır 500 milyon civarı doğal sınırı olan insan nüfusu, 200 yılda 8 milyar sınırına dayandı.)

Sendika ve benzeri işçi dayanışma örgütlenmeleri de bu dönemler de, sermaye sahibinin maksimum kâr hedefine benzer, işçinin emeği ile katıldığı üretimden daha sağlıklı ve adil pay alması amacıyla gözükmeye başladı.

Başlangıçta sermayedar açısından şartlar iyiydi. Girişimci sayısı az olduğu için, hareket alanı genişti.
Mümkün olan en düşük gider ile üretmek ve özellikle yurt dışı pazarlarda ürünü ile rekabet etmek yeterliydi. Kâr'lı satışlar, buralardan sağlanan emek ve hammade maliyetini de çok ucuzlatıyordu. Aradaki değer farkı, tacir ülkelere refah artışı sağlayan gelir oluyordu.
Uluslararası ticaret de bu yüzden devletler için hayati bir kaynaktı. Hala merkantilist eğilimler taşıyan hükümetler, her türlü ticareti ve ihracatı destekleyip koruyordu.

Aslında, satılan ürünlere ve pazar akışlarına bakarsak, tarımsal üretim yapan kesimlere, sanayi ürünlerinin satılmasından ibaret idi.
Böylece endüstrileşmemiş bölgelerin tarım, hayvancılık ürünleri, doğal kaynakları çok daha ucuza, ekonomik olarak sağlanıyordu. Bu dönemde bu eğilimin en uç noktası sömürgecilik olarak ortaya çıktı.

Ayrıca ülkede sürekli üretim yapmanın ve büyümenin güvence altında olması için, ülkede korunan bir tüketici grubunun da  varlığı gerekiyordu. Çünkü tüm ürünler, uluslararası pazarlarda satılamayacağı gibi, ulusal pazarların da üretimi destekleyecek alım gücünü koruması, bu şekilde global çapta çıkan krizlerde bile ayakta durma olasılığı korunmalıydı.

(İhtiyacın üzerinde tekstil ürünleri alınmasına neden olan "Moda" akımları bu dönemlerde güçlendi.)
Her ne kadar Hümanizma, Demokrasi, Eşitlik,vb. gibi kavramlar altında sunulmuş olsa da, bu kavramları dillendiren ve savunan toplumların, kendileri dışındaki toplumlara hiç de aynı şekilde yaklaşmadığı bir dönemdi.
Medeni sıfatı uygun görülmeyen bölge halklarının sömürgeleştirilmesi doğaldı.
Toplumun hem üretim gücünün artrılması, hem de girişimci firmaları destekleyecek alım gücünün korunması için, çalışanların sosyal refahı ve yaşam kalitesini artıran önlemler, uygulamalar ve ideolojiler geliştirilmeye başladı. Bu ideolojilere, bilim ve din kurumlarından alınan kavramlarda monte edilerek, geniş halk gruplarına seslenildi.

Sosyalizm, Liberalizm, Komünizm, Serbest Piyasa, Kapitalizm,  vs.vs.
Refah seviyesi ve alım gücü artan toplumlarda, takip ettikleri ekonomik ilkelere göre devlet yönetim sistemlerini belirlemeye başladı.

Ticaret ve ulusal çıkarlarla içiçe olmuştu. Şirketlerin ihtiyaçları devletlerin siyasi eğilimlerine yön veriyordu.

Toplumlar üretime ve tüketime katılmalarına göre sınıflarını koruyordu.
Toplumların bir kısmı hala tarım döneminde iken, bir kısmı sanayi dönemindeydi.
Sermaye sahibi olanların bir kısmı ise artık bunların da üstünde, girişimci olarak üretime katılma yerine  sermaye-para hareketleri ile ekonomiye katılıyor olmuştu.

Doğal olarak bankerler ve tüccarlar, en az sanayici-girişimci kadar ön plana çıkmıştı. Kimi yerlerde aralarında fark kalmasa da, kimi zamanlarda ayrı bir uzmanlaşmaya da dönmüştü bu iş. Kartel oluşumları, şirket birleşmeleri görülüyordu.
Toplumun üretici, tüketici ve sermaye sahibi olarak sesini daha çok yükseltmesi, (şirket hissedarlıkları, kooperatifler, vs.) demokrasi ve insan hakları kavramları altında toplanmış, kamuoyu istek ve tercihleri de, devlet politikalarını biçimlendirmeye başlamıştı.
Bu şekilde ekonomik modellerden doğan kimi ideolojiler, zaman içinde siyasi akımlara da dahil olarak genişlediler. Nazizm, Kapitalizm, Komünizm en sonunda bir savaş çıkardılar.

Aslında hammade alanlarının sahipliği ve pazar kavgalarının devamı olan savaş, sömürgeciliğinde en azından hukuki sonunu getirdi
(1nci dünya savaşı).
Dünya, 2nci dünya savaşı sonrası Amerika'nın atıl hale gelmiş dev üretim gücü ile karşı karşıya kaldı.
Bu üretimini s
avaş sonrası yaraların sarılmasında, dünyanın her tarafına yardım eli olarak uzatıldı. Tüketim ile üretimi destekleye Keynes Modeli toplumların hayatını biçimlendirdi.

Savaştan geri dönen erkekler, savaş döneminde kadın işgücünün ekonomiye etkin katılması ile atıl kalmıştı.
Devlet yatırımları ile sosyal refahı yükselten ve alım gücü artan batı dünyasında, savaş sonrası mutlu bir dönem başladı. 73 petrol krizine kadar süren bu dönemde "üretimi, tüketim ile teşvik eden ekonomi model" dünya'ya kendisini kabul ettirdi. Temel ve başarılı ekonomik model olarak, tüm batı dünyasınca en verimli model olarak benimsendi.

İnsanlık tüketiminin önemli ölçüde arttığı bu dönemde, nüfus artış ivmesi hızlandı.

Demokrasi, hümanizma, eşitlik, adalet söylemleri karnı tok, satacak üretim fazlası olan toplumlarda, Sosyal Haklar ve Sosyal Refah Devleti kavramları olarak gelişti.

Aslında Sosyalist-Komünist SSCB'liği sosyalist propagandalarına, alternatif olarak da geliştirilen sosyal politikalar, batı medeniyeti değerleri arasında yerini aldı. Özellikle komünist sisteme yakın duran Avrupa'da çok daha dikkatli ve özenli uygulandı.

Bu dönemde üretim araçlarının mülkiyetinde önemli değişimler oldu.
İlk olarak aile şirketleri hala yönetim erkini ellerinde tutmakla beraber, yönetim kurullarıyla, şirket yönetimleri farklı-tamamlayıcı iş kollarına yayıldı.
(Holdingler gibi..)
Şirket hissedarlığı, yönetimi değil ama kâr'a ortaklık şeklinde, sermaye sahipliğini toplum tabanına dağıttı.

Toplum hem sermayedar, hem tüketici, hem de işçi haline geldi.
Gelişmekte olan ülkelerin mamul ve yarı mamul endüstriyel ihtiyaçları, hem pazar olarak hem de ucuz hammadde  kaynağı olarak, yeni sömürgeciliğin ticari boyutunu geliştirdi.

Artık bir ülkeyi ele geçirmek için savaşmak veya fethetmek gerekli değildi. 
Önce borç vererek üretememesini sağlamak, daha sonra o ülkenin doğal kaynaklarını dünya pazarına istenilen şekilde entegre etmek için yeterli olmuştu.
Aynı dönemler de Sosyal Refah Devleti anlayışını geliştiren gelişmiş ülkeler,
çalışanlarınını çalışma koşullarını geliştirerek;
toplumlarının hem üretim, hem de tüketim kapasitelerini verimlilik artışları ile desteklediler.

Petrol krizi ile dünya ekonomik sistemi banknot sistemini terketmişti. (Bütün ulusal paralara USD karşılığı olarak değer biçiliyordu. Çünkü USD, Altın'a bağlıydı. 1973' de ABD'de bu sistemi terk etti.)
Devletlerin siyasi ve ekonomik gücünü; sanayi, tarım, bilim-teknoloji ve kültür-sanat üretim yetenekleri belirlemeye başladı. Ulusal Para'ların değerini de devletlerin itibarı belirledi.

Şirket yönetimlerinde profesyonel yönetimler ağırlık kazanırken, hükümetlerde sosyal devlet politikalarını, ekonomik yük olarak göremeye başladılar. Özellikle silahlanma yarışının ekonomik yükü, toplumlara dağıtılırken bu daha hissedilirdu.

Başlangıçta, günümüze göre çok hafif olan sosyal değişimler, beraberinde çalışma yaşamında 70'lerin sosyal çalkantısını da getirdi.

İç pazarların alım gücünün doyması ve gelişmekte olan ülkelerdeki sanayileşme hamleleri ile ihracatın da  rekabetçi olması sonucu, devlet politikalarında uluslararası şirketler ve ticari organizasyonlar ön plana çıkmaya başladı.
Uzakdoğu'daki sanayileşme ve ekonomik gelişim hareketleri de bu dönemlerde hissedilmeye başlandı.
Thatcher- Reagan dönemi ile devlette özelleştirmelerin önü açıldı. 80'li yıllarda gelişmiş ülkelerin Sosyal Politikalar uygulamaları iktidarları zorluyordu. 

İktidarlar sosyal yükleri azaltma ihtiyacındaydılar.
Uluslar arası şirketlerin daha kolay ticaret yapacağı ve daha az engellerle karşılaşacağı sistemi hazırlayan "globalleşme" söylemi de daha sık söylenir oldu.
Bir yandan da globalleşme karşısında tüketici iç pazarların korunması için, bölgesel birlik ve ekonomik işbirliği örgütleri gündeme gelmeye başladı.

Özellikle Uzakdoğu'da yükselen ekonomiler, endüstrileşmeyi kısmen tamamlamış Asya ülkeleri  ile gelişen Latin Amerika ekonomileri, ulusal tüketici pazarlarını sıkıntıya sokmuş, rekabeti şiddetlendirmişti.

Bu ülkeler, ucuz iş gücü ile gelişmiş ülkelerin pazarlarına girmeye başlamışlardı.



Sovyetlerin yıkılışı ve Varşova paktının çöküşü ile daha önce girilemeyen  bölgeler bir süre, yeni ve aç bir pazar olarak, ucuz hammadde kaynağı oldu. Ancak buralarda da milliyetçilik eğilimleri güçlendi.

Uluslararası şirketler, "hissedarlarına karşı sorumlu" profesyonel yöneticilerin yönetimine girmişti. Yönetim kurulları, şirket kurucularına bile işten el çektirecek güce kavuşmuşlardı.
Verimlilik ve kârlılık, hisse senetlerinin değeri geçerli yol göstergeleri olarak kullanılıyordu.

Sosyalist düzenin yıkılması ile sosyal refah devleti anlayışı, hükümet politikaları içindeki popülaritesini kaybetmiş, daha çok partilerin bir oy kazanma aracına dönmüştü.

Hükümetler, bu yükümlülüklerden özelleştirme vasıtasıyla kurtulma amacındaydılar.
Bunu, bürokrasi ve devlette verimlilik artışı olarak değerlendiriyorlardı.
Sağlık, Eğitim, Sosyal Güvenlik Hakları, devletlere en fazla maliyet getiren kalemlerdi.
Devlet yönetiminde de, profesyonel şirket yönetimi  ilkeleri ağırlık kazanmaya başlamıştı.

Ekonomideki verimlilik ve etkinlik kavramları, siyasi yönetimlere de yansımıştı. Yüksek teknoloji ile üretim, yatırım maliyetini artırırken, orta ve uzun vade de genel gider kalemlerinde önemli tasarruflar sağlıyordu.

Yığın üretim ise hızlı şekilde, tüketicinin tercihlerini gözeten, kişiye özel ürün üretimine dönüşmekteydi.
Çünkü rekabet şartları sertleşiyor, rakip sayısı artıyordu.

Bu durumda korumacı duvarlar, kalite belge ve standartları, ekonomik iş birliği örgütleri ülkelerin kendi iç pazarlarını ve üreticilerini (=tüketicilerini) korumak için geliştirdikleri, (gizli) ticaret duvarları haline dönüşmüştü.

İnternet alt yapısının yaygınlık kazanması ve Çin'in yabancı yatırımcıları, ucuz iş gücü ve devlet teşvikleriyle çekmesi, bu dönemde dünya ekonomisinin ve üretiminin belirleyici aktörleri oldu.

Endüstri işletmeleri-fabrikalar, kuruluş yeri bağımlığından büyük oranda kurtuldu. Ticaret yollarına, hammadde kaynaklarına, iş gücüne ve pazara olan fiziksel yakınlıkları önemsizleşti.



Ürünlerin tüm üretimi tek bir kurumsal çatı altından, birbirini destekleyen farklı kurumlar arasındaki ticarete dönüştü. İş gücü hareketliliği düşerken,  sermayenin hareketliliği arttı.

Artık girişimci, daha ucuza üretebileceği yerlere yatırım yapıp, kısa bir eğitim süreci ardından, yeni ve ucuz işçileri ile üretime geçebiliyordu.

Daha olmaz ise, bu ucuz işgücünü kendi üretim bölgesine de getirebiliyordu
80'li yıllarla başlayan bu süreç, sendikaların da en çok güç kaybına uğradıkları dönem oldu.

Bireysel tüketici beğenisine yönelik üretim, büyük işletmelerde robotik teknoloji kullanımı, uzman operatörlere, küçük işletmelerde ise farklı dallarda "uzmanlaşmış çalışanlara" gerek duymaya başlamıştı.

Yeni teknolojilerin ve verimli yöntemlerin geliştirilmesi, firmalar için hayati önemdeydi. Üretimde "bilginin  ağırlığı", kol gücüne ve sayısına karşı gelişiyordu.

Ulaşım ve haberleşmedeki gelişim lojistiği desteklemişti. Hammadde, yarı mamul ürün talebi hızlı cevaplanmaya başlamıştı.

Yerelleşmiş üretim; hizmet ve tarım gibi, toprağa, bölgeye, doğaya bağlı alanlarda kalmıştı.

Dünya daha da küçülmüş, bir çok işletme, başka bir işletmenin ürettiği yarı mamulü işleyerek katma değer üretir hale dönüşmüştü.

"İşçi kavramı" da, "Çalışan kavramına" doğru evriliyordu.

Gelişmeler şirketleri ve ardından ülkeleri birbirine bağlarken, uluslararası ticareti de güçlendirdi.
Uluslararası şirketlerin ülkelerdeki ortaklıkları, bu ülkelerin devlet politikalarına daha güçlü yön verir hale geldi.

Ne de olsa, artık her ülkede binlerce insanın hem "işvereni", hem de tüketilen "ürünlerin tedarikçisi" konumundaydılar.

Şirketlerin bu şekilde ulusal ticari sınırları zayıflatması, ister istemez, bölge ülkelerinin ve toplumlarının yerel menfaatleri ile uluslararası şirketlerin menfaatleri arasında çelişkilere de neden oluyordu.

Çünkü ülke yönetiminde söz sahibi olan politikacıların da profili değişmeye başlamıştı.
Artık siyasi arenada, sermaye sahibi olanların ağırlığı artıyordu. Girişimleri yönetim kurulları egemenliğindeydi ve yeni güç alanı siyaset gibi gözüküyordu.

Sermaye sahibi ve girişimcilerin ekonomik katkıları, partiler açısından bir güç kazanımı olarak değerlendirildi. Başlarda ağırlıkla ekonomik imkan ve çevrelerinin desteğini kullanarak, "toplum adına iyi bir şeyler yapmak" amacındaki girişimci sermaye sahiplerinin ağırlığını, zamanla "kendi adına iyi bir şeyler yapmak" isteyenler aldı.

Böylece orta ve uzun vade de alınan ve uygulanan siyasi ve ekonomik kararlar, genel toplum çoğunluğundan ziyade, sayıca azınlık olan ekonomik grupların lehine gelişmeye başladı.

Toplum faydasını hedefleyen girişimci ve sermayedarlar ise parti vitrinlerinde,
arka plandaki etkinliklerin önüne perde olarak, parti imaj çalışmalarında öne çıktılar.


Demokrasi, ancak ismi ve şekli kalan, uygulama da ise Fransız Devrimi öncesi aristokrasinin yeni şekli oldu.
Meclislerdeki vekiller, seçmenlerinden koptular. Toplumun ihtiyaç ve isteklerini temsil yeteneklerini kaybettiler. Bağımlı oldukları liderlerin tercihleri ön plana çıktı.

Demokratik olduğu ifade edilen
(bir kaç kuzey Avrupa ülkesi hariç) dünya devletlerin çoğunda artık halk, meclislerde temsil edildiğini düşünmüyor ve hissetmiyor.
Yönetim erklerinin aldığı kararlar ise, ülke ve toplum faydasından gittikçe uzaklaşıyor.
  (Sadece, iş hayatım; Politikacı ile İş dünyası birlikte... Vatandaş onları iş başında basıyor.)

Ulusal politikalar, ulusal ve uluslar arası ticaret çevrelerinin istek ve beklentilerine göre şekilleniyor.

Hızlı nüfus artışı, iş imkanlarının nüfusa oranla daralışı, azalan sosyal refah, insanları zaten kıskaç altına alıyor.
Bir de küresel ısınma ve kirliliğin, insanlığı tehdit eder hale gelmesiyle, hem doğal kaynakların eldesi, hem de bunların tüketimi ciddi olarak sınırlanmaya başladı.

Pazar ve hammadde kaygılarına eklenen bu sorunlar, bölgeler arası çatışmaları da güçlendirdi. Sonucunda, toplumsal hareketler ve mülteci sorunları dünya gündemine yerleşti.

Bu da bu ülkelerde milliyetçilik ve dışa karşı kapanma eğilimlerini artırdı. Yabancı düşmanlığı sadece kaynak paylaşımında değil, daralan istihdam imkanları ile de şiddetleniyor.
İnsan hareketliliğin en önemli hedefi,  gelişmiş ve sosyal refahı yüksek ülkeler olduğu için, bu ülkelerdeki ekonomik kaynakların da tekrar düzenlenmesini gerektiriyor. Artık devletlerin kendi vatandaşlarına harcayabileceği daha az ekonomik kaynağı var.

İş gücünün farklı alanlarda uzmanlaşması sonucu, bir çok işletmede "aynı işi yapan kişilerin" sayısı azaldı. Sürekli istihdam edilen beyaz yakalı, yüksek kalifiye deki çekirdek çalışanlar yanında değişken, parça, proje başı, sınırlı zamanlı çalışanlar da daha düşük profilli işlerde çalıştırılmaya başlandı.
Toplu sanayi üretimin yerini, atölye düzeyinde üretime geçilmesi ile işletmelerde çalışan azaldı.

Teknolojideki yenilikler ile de kişi sayısı azaldı.

Mesela; 3 boyutlu yazıcıların çıkması ile yedek parça üretimi, depolanması ve nakliyesine ait bir çok gider kalemi azaldı. Avrupa da ana merkezde patent hakkı korunan bir yazılım halindeki yedek parçasını, Moğolistan'daki şubesine bağlanıp, talep edilen ürününün en küçük parçasından, komplike bir çok parçasını oradaki 3 boyutlu yazıcıya yaptırabiliyordu.
Hammadde tüm parçalar için aynı olduğundan, her farklı model için farklı parça depolanması sorunu ortadan kalkıyordu.
Ürün bilgisayarlı ortamda mikron düzeyinde hassasiyetle üretildiğinden, bu parçanın üretici işçisine, ustasına olan ihtiyacı da ortadan kaldırıyordu.
Hatta çok eski modellerin kırık parçalarının fotoğraflarının çekilmesi ve 3d kalıbının çıkartılması ile artık depolarda kalmamış ürünleri bile üretmek mümkündü.
Bu işi yapan teknisyenin eğitim düzeyi, daha yüksek geliri, onu sendikaların 150 yıldır söylemini yaptığı "işçi ruhu ve sınıf bilincinden" de kopartıyordu.
Sendikaların üye kaybetmesi, onların siyaset arenasındaki söz hakkını da zayıflatmıştır.

Bir kaç yüz bin üyeli bir sendikanın bile, ülke siyasetine etkisi kalmamıştı. Çünkü artık sendikaların güçleri de küçük işletmelerle dağılmış, bölgesel yoğunlukları düşünce, güçleri de çoğunluk içinde erimişti. Kendi aralarındaki rekabet ise ortak zeminde hareket etmelerini engelliyor.

 

Sendikalar ancak yapısından dolayı yığın üretim yapılması gereken belirli alanlarda, maden, metal, demir-çelik, kömür, tersane, tekstil, yığın hizmet ulaşım ve kamu gibi sektörlerinde örgütlü varlıklarını ve güçlerini koruyabiliyorlardı.

Diğer yandan, artan işçilik maliyetleri ile üretim maliyetinin artması, muadil veya aynı ürünlerin ithalat yoluyla karşılanması sonucunu da doğuruyordu.


Tarım ve hayvancılık sektörü, bir çok bölgede geleneksel tarım ürünlerine zarar vermişti. İhraç amaçlı tarımsal üretim ve bunun için verilen teşvikler, kalite standartları gibi uygulamalarla, küçük üreticilerin çoğu üretimden çekildi.
Yığın üretimi, yüksek mekanizasyon ve verimliliği genetik kontrol altındaki sertifikalı tohumlarla yapan işletmeler ve tohum şirketleri sektörü kontrol etmeye başladı. Belirli alanlarda uzmanlaşma şekilden teşvik edilen yoğun ve yığın üretim, bu sefer de tüketim açısından pazarı kontrol edip, yönlendiren büyük şirketlerin baskısı altında kaldı.

Sonuçta tarım sektörü, üreticisi için serf sisteminin yeni şekli halini aldı.

Üstelik bu yeni üretici tipinin şirketlere maliyeti, eski dönemin serf veya köle işçisinden çok daha ekonomikti. 
Kendi masrafını kendisi karşılayan, üretmediği zaman alternatifi hemen hazır, pazarlık gücü zayıflamış, benzer ürünün daha uygun fiyatla her zaman alınabileceği bir üretici tipi gelişmişti.

Aynı durum iş piyasası içinde geçerliydi.  İhtiyaç duyulan kalifiye elemanlar zaten şirket bünyesinde, istihdam garantileri ile çalıştırılıyorlardı. Sayıca az olmaları, onları elde tutmak maliyetlerini de düşük kılıyordu.

Diğer yandan kalifiye olmayan (ya da kısa bir eğitimle yapılabilecek) işler için, iş gücü piyasası arzı her zaman boldu.
Üstelik bu işler için eğitim maliyetleri de düşüktü. Milli eğitim sistemi asgari herkesi asgari düzeyde iş yapabilecek kapasiteye kadar getiriyordu.

Bu işçilerin, iş kolu veya işyeri düzeyinde yatay ve dikey örgütlenmeleri de ciddi oranda zayıfladı.



İş kollarındaki örgütlenmeyi zorlaştıran konulardan biri de, katma değer katkısı yüksek işleri yapan kişilerin uzmanlaşmasıydı.
Kalifiye elemanların imkanları, geniş ve kalifiye çeşitliliği yüksek işgücünü temsil eden sendikaların desteğini zayıf ve yetersiz gösteriyordu.

Bir ürünü oluşturan ürünlerin çeşitli parçalarının farklı bölgelerde ve işletmelerde üretiliyor olması da sorundu.
Üstelik üretim bandının durması, üretimin durduğu anlamına gelmiyordu. Girişimci, Romanya'da üretemediği zaman, fabrikasını rahatça bir Afrika ülkesine taşıyabiliyordu. Ara mamuller buraya geliyor ve burada birleştiriyordu. 
Çünkü ürünün pazarı, ya bir sonraki işletme ya da tüm dünya idi.


Sanayi üretiminde de sendikal örgütlenme sorunlarla karşı karşıya idi. Uzmanlaşma, yüksek teknoloji, aynı işi yapan kişilerin sayısını azaltırken, işi yapmak da artık daha kolaydı.
Otomasyon sayesinde, üretim sürecini kontrol etmek için çok az kişi yetiyordu. Kalite kontrol, paketleme gibi tekrara dayanan birimler için ise her zaman işgücü bulmak mümkündü.

Bu yüzden işyeri örgütlenmeleri de, işveren karşısında cılız kalıyordu.



Çoğu gelişmiş ülke de çok çalışanı olan işletmeler, hizmet sektörü ve özellikle kamu hizmeti sektöründe kalmıştır.
Ürün ve hizmet farklılaşmasından dolayı, tüketici ürünlerinin çeşitliliği arttı.
Daha fazla kişiye, daha hızlı özel hizmet verebilmek için daha çok kişiye ihtiyaç var.

Kamu sektöründe ise ihtiyaçtan ziyade, toplumun tüketebilmesi yani ekonominin dönmesi için bir miktar gelirin topluma dağıtılması önplanda. Yani hükümetler, ihtiyaç duyduklarından çok daha fazlasını, siyasi veya ekonomik nedenlerle işe alıyorlar. Bu kişilere verdikleri maaşlarla, iç piyasanın gücünü korumasını sağlıyorlar.
(Diğer sebeplere, oy toplama, kamu oyu desteği garantileme,yandaş doyurma, vs.vs. girilmemiştir.)

Sonuçta toplumun alım gücü düştüğü zaman, pazar olarak değerini yitirecek bir ülkeyi kimse yönetmek istemez.

Sendikalar daha çok geçmişin şaşalı ve mutlu anıları ile avunup, bu günleri arar hale geldiler.
Bu dönemlerde başarılı sonuç aldıkları, çözüm ve uzlaşma yollarını tekrar etmeye çalışıyorlar.



Oy gücü olarak belirleyici olmadıkları gibi, ülke ekonomisinde üretim içindeki rolleri de göreceli düşük kaldığından, hem üyeleri, hem de muhatapları karşısında güç ve imaj kaybı yaşadılar. Hala da yaşıyorlar.

Son dönemlerde artık görmezden gelinemeyecek kadar şiddetlenen ve etkileri tüm toplumları tehdit eden, çevre kirliliği, küresel ısınma ve doğal kaynakların kıtlaşması gerek şirketlerin gerek ise devletlerin politikalarını gözden geçirmeye zorlamıştır.


Bu ihtiyaçları ve zorunlulukları bir ekonomik fırsat'a çevirmek içinde çalışmalar yapılmaktadır.
Yeniden kullanım, farklı kullanım, daha verimli kullanım amacıyla "inovasyon", mevcut imkanlardan daha yüksek verim ve kullanım ömrü sağlamak için "verimlilik" kavramları daha sık gündeme gelmeye başlamıştır.

Bu iki kavram, sahip olunan sosyal refahın devamı ve geliştirilmesi için, "Sürdürülebilirlik" kavramının içine monte edilmişlerdir.
Böylece daha az tüketim ve daha az atık ile toplumsal yaşamın, en azından aynı seviyede sürdürülmesi amaçlanmıştır.

Bu kavramların çalışma yaşamına yansıması ise daha küçük, daha yenilikçi ve bilgi ağırlıklı üretim birimlerinin teşvik edilmesiyle sonuçlanmıştır.

Yani mevcut sendikaların güçlerini aldıkları toplu, üretim bandına dayanan yığın üretiminin, yerini almıştır.

Bu da çalışanın profilini, eğitimli beyaz yakalıya çevirmiştir.


Beyaz Yakalılar arasında örgütlenme eğilimi ise daha düşüktür. Bilgisine ve becerisine güvenerek, çalışma şartları hakkında işverenle birebir pazarlık yapma gücü daha yüksektir.

Diğer yandan sendikalardaki yolsuzluk ve şeffaf olmayan yönetimler de beyaz yakalılar tarafından daha dikkatli fark edilmektedir.

Çünkü bu tür organizasyonlarda insanlar iki amaçtan biri için yönetime gelmek isterler: Ya toplum için ya da kendileri için iyi bir şey yapmak için.Bu yetkiyi isteyenlerin şeffaf olması ve net taahütlerle kendisini bağlaması önemlidir.
Eğer vaatler net değil ise kişisel ilişkilere dayanan güven ilişkisine göre karar verirler.

Daha eğitimliler, güven ilişkisinden ziyade adayların taahütlerine ve yapılabilirliğine bakarlar.

Her durumda, işçilerin yani çalışanların desteğini, "topluluk için iyi bir şeyler yapmak istediklerini belirterek" isterler.
Ancak bu kişiler arasındaki niyet farkını anlamak zordur.
Bu da sendika yönetimlerinin yapabileceği halde yap(a)madıkları konular üzerinde odaklanmaya döner.
Ülkemizdeki durumu bakılırsa, Sendikaların çoğu bu durumdadır.
Çoğu toplu iş sözleşme görüşmesi, "işveren ve sendika yönetimleri lehine" ama "çalışan için düşük kazanımlarla" sonuçlanmaktadır.

Bilinçli olanlar, daha görevlendirdikleri temsilcilerin niyetlerine karşı kendilerini koruyamayan diğer çalışanlarla, aynı gemide olmaktan memnuniyetsizdir. Fırsatını bulunca bu topluluktan a
yrı kalmayı tercih  ederler. (İşveren tarafı da, Bireysel emeğine sahip çıkmayana ve  söylenene razı olana nasıl saygı duysun ki?)
AB'de ve ülkemizde, gençlerin sendikaya katılım oranı her geçen yıl düşmektedir. Bunun anlamı yeni dönemlerdeki çalışanlarında örgütlenme eğiliminin düşük olacağı, sendikaların kan kaybının devam etmesidir.

SENDİKALARIN GÜNCEL DURUMU NEDİR?

Yoksulluğa, Güvencesizliğe ve Krize Karşı Mücadele (3)                          
English

Tüm yaklaşımları ve durumu değerlendirecek olursak; İçinde bulunduğumuz dönem sadece bölgemizde ya da ülkemizde değil, tüm dünya çalışma yaşamında değişimin başladığı bir dönemdir.

Ekonominin yeni şekline ve üretim araçlarının sahipliğine bakarak, yeni çalışma koşullarının hangi şartlar altında olacağını da öngörebiliriz.

Ürünler tüketiciler için farklılaştırılmıştır. Ayrıca üretim süreci, “ara ürünler” üzerindeki uzmanlıklarına göre firmalar arasında paylaşılmaktadır.
Bu farklı bölgelerdeki sermayenin, ortak üretim yapması anlamına da geliyor.

* Endüstriyel işletmeler de düzenli çalışan kişi sayısı  azalıyor.

Sabit çekirdek kadronun yanında, değişken zamanlı, esnek çalışma modeli de gelişiyor.

Artık daha çok parça, ürün veya proje temelli olarak çalışılan süreler ve işler olacak.
Herkes sürekli ve düzenli çalışma imkanı bulamayacak.

* İş yerine bağımlılık azalıyor.
İş yeri sendikacılığı daha da zayıflayacak.

Bilgi ağırlıklı üretim, daha fazla boş (ama serbest değil) zaman bırakıyor.
Aynı zamanda kalifiye kişilere, dünya çapında iş yapma, projelerde çalışma imkanı da getiriyor.

* Sermayenin üretim yerine ve koşullarına bağımlılığı azalıyor.

Sermaye hareketliliği, en karlı bölgelerde üretim yapmak için daha fazla hareket esnekliğine sahiptir.

* İş gücü hareketliliği düşüyor.

Özellikle vasıfsız veya düşük nitelikli iş gücü için "işsizlik", tüm dünya da yaygınlaşıyor.

* Uluslararası sermaye, ulusal devletlerin toplumsal ve sosyal politkalarını kısıtlıyor. Ulus devletlerin güçleri zayıflıyor.

Hükümetler, kamu yararına olan ekonomik faaliyetlerden daha da uzaklaşacaklar. Bu görevler, daha çok, seçimlerle gelen yerel yöneticilere bırakılacak.



Devletler, sosyal ve ekonomik alanda, sadece düzenleyici ve karar verici role doğru yöneliyorlar.
Çünkü her türlü anlaşmazlıkta, hakem ve hakim rolünde denge sağlayıcı bir karar verici gerekli.
* Devletin üretimdeki gücünün azalması ile toplumlar  hükümetlerin aldığı kararlarla daha az ilgilenir hale getirmektedir.
Bu da, iktidar politikalarına daha az kamuoyu desteğine yol açmaktadır.
Buna karşılık, "Siyaset" sermaye sahiplerinin daha çok boy gösterdiği bir alana dönüşüyor.

Ülke için alınan siyasi ve ekonomik kararlara sermayenin etkileri daha da artacak.


* Devletçe güvence altına alınan, Sosyal Refah Devleti güvenceleri, kamu hizmetlerinin özelleştirilmesiyle aşamalı olarak tamamen bitirilecek.

* Toplumların refahı ve alım-tüketim gücü, devletlerin gücünü de belirlediğinden,

toplumsal refahı destekleyecek temel ve sosyal yatırımlar, yerel yönetimler üzerinden sağlanacak.

* Belirli sektörler (maden, tersane, madencilik, tekstil, vs. gibi kol gücüne ihtiyaç duyan işler) hariç, beyaz yakalıların  sayısı artacak.
(Gelişmiş ülkelerde zaten çoğunluğa ulaşmışlardır.)


* Çalışma yerlerinin farklı bölgelerde ve dağınık olması ile  çalışanların farklı alanlarda uzmanlıkları,  aralarındaki bağları da zayıflatmaktadır.
Bu durum, sendikal örgütlenmeyi de zorlaştırmaktadır.



* Sendikalı sayısının azalmasında bir diğer etken, sadece Türkiye de değil, dünya çapında Sendikalara karşı artan güvensizliktir.

Sendikaların çalışma yaşamındaki değişime uyamaması ilk sebeptir..
Artık sendika anlayışı, ücret sendikacılığı düzeyine inmiştir.


 
Sendika yönetimlerindeki yolsuzluklar ve şeffaf olmayan yönetimler durumu körüklemektedir.



*
"En kötü Sendika, Sendikasızlıktan iyidir" yaklaşımı yolsuzlukları görmezden gelen ve işçiyi mevcut sendikaların yetersiz uygulamalarına mahkum eden söyleme dönüşmüştür.Çalışma yaşamının sorunları sürekli artmıştır.
"Kol kırılıp, yen içinde kalınca", yolsuzluk yaraları kangrene dönüşmüştür.
 Şeffaf yönetimden  kaçınan her yönetim için, yen içinde saklanan kırık bir kol olduğunu düşünebiliriz.
* Sendikalıların azalmasının bir diğer sonucu ise  kamuoyu'nun da Sendikal hak ve taleplere karşı duyarsızlaşması, destek azaltması olmuştur.

Çünkü daha kendi yönetim ve üye sorunlarını çözemeyen bir organizasyonun, topluma da bir katkısı yoktur.



* Başka bir sonuç ise, Sendikaların Ulusal ve Uluslararası platformlarda yaptırım gücünün zayıflamasıdır.
Sendikaların temsil ettiği oy gücü ve ekonomideki katkı payları azalmış, politikacılar tarafından daha az ciddiye alınır olmuşlardır.



Böylece Uluslararası Ticaret Organizasyonları  kararlarına müdahale güçleri de aynı şekilde azalmıştır.

* Kamu kurumları, özellikle hizmet sektöründe en büyük işveren haline dönüşmüştür.
Bu işyerlerinde birbirine rakip sendikaların rekabeti artmıştır. Durum çalışanlar aleyhine sonuçlanmıştır. Hem çalışanı örgütlenmekten uzaklaştırmış, hem de güvensizlik aşılamıştır.

*İşyerilerinde sendikaya üye olmak ya da olmamak anayasal bir hak olarak kişi özgürlükleri güvencesindedir. Halbuki Sendika'nın şirketin insan kaynakları birimi gibi hareket ettiği kurumlarda, sendika üyeliği de zorunluluk halini almıştır.

Üyelerini ikna yoluyla değil de, zorlayarak kazanan bir sendika'nın işveren karşısında, işçi'yi ne kadar temsil edeceği de kuşkuludur.
Aynı yönetimin, işçi haklarına karşı da hoyrat olacağı kuşkusuzdur.


* Emek arzının fazla olmasına rağmen sendikal örgütlenmenin düşük olmasında bir diğer etken ise, Sendikaların iş güvencelerindeki yetersizliğidir.


İşe sahip olmak ve korumak adına, "Çalışan" bir çok sosyal haktan ve talepten feragat eder hale gelmiştir.


* İşsizlik durumunda Sendikaların sağladığı desteğin, güvencelerin dar, hatta çoğu zaman hiç olmaması, örgütlenme karşısında ciddi bir engeldir.