24 Temmuz 2014 Perşembe

Sendika Başkanları (DİSK, TÜRK-İŞ, KESK) Tv programı hakkında görüşler

3 Haziran 2014

29 Mayıs 2014’de bir televizyon programında konuşan Sendika Başkanları (DİSK, TÜRK-İŞ, KESK) sendikaların çeşitli sorunlarını paylaştılar.

Sendika başkanlarının gündeme getirdiği ana sorunlar şunlar:


1) 12 Eylül 1980 ile gelen iş yasalarında bulunan “iş kolu” ve “iş yeri” barajları

2) Ücretlerin asgari ücret düzeyinde kalması nedeni ile, sendikaların ekstra bir avantajının kalmaması

3) Esnek çalışma saatlerine yönelik yasaların, ”demoklesin kılıcı gibi” rafta bekliyor olması.. Ki bu durumda esnek çalışma saatlerinde, emeklilik ve sigorta haklarında hak kayıpları oluşmasından duyulan endişeler. (Günde 4 saat çalışan birisinin 4 saat üzerinden primi ödenirse, bu sefer emeklilik için gereken prim gün sayısını doldurmak zorlaşacak.

4) Özel istihdam bürolarının oluşması ve faaliyete geçmesiyle, “işçinin bir ürün gibi alınıp, satılması, kiralanması sonucunda daha fazla hak kayıplarının oluşacağını düşünmeleridir.

5) Taşeronlaşma sisteminin yaygınlığı, çok fazla taşeron oluşu ile bunlarla çalışan kişilerde örgütlenmenin iyice zorlaşması hatta imkânsızlaşması…
Programda paylaştıkları sorunlara baktığımızda, mevcut durum ve gelecek pek de ümit verici değil.
Ancak daha kötüsü Sendika Başkanlarının da elle tutulur bir çözüm önerileri ya da düşünceleri yok.

Çözümü, yasaların engellenmesi, değiştirilmesi bazında o dönemin mevcut iktidarlarına bırakıyorlar.

Oysa ne kadar zorlarlarsa zorlasınlar, SONUÇLAR ÇOK FAZLA DEĞİŞMEYECEK.

Çünkü zaman ve ihtiyaçlar değişiyor. İnsanlarda değişiyor. İş yaşamı ve çalışma koşulları da değişiyor.
Sendikalarımız bu değişime ayak uyduramadıkları için pasif kalıyorlar.
Üstelik şimdiki veya gelecek iktidarlar olsun, şartların sendikaların arzu ettiği gibi gerçekleşmesinin hiçbir garantisi yok.

Bu hükümet yapsa, bir diğeri değiştirecek. Her iktidar zamanına göre farklı uygulamalar getirecek.
Sendikaların değişikliklere adapte olabilecek, esnek yeni örgütlenmelere dönüşmeleri şart.
Şu an çalışan nüfus içinde %5 olan sendikalaşma oranı zamanla daha da düşecek. Çünkü sendikalar çalışma yaşamına koruyuculuk, düzenleyicilik getiremiyorlar. Sendikaların politikacıları yönlendirebilecekleri oy potansiyelleri de yok.

Üretimi durdurma da çok etkili değil. Çünkü siz üretmeseniz bile o işi yapan ya da yapmaya hazır bir eğitimli işsizler grubu dışarıda zaten var. 1 ay da öğreniyorlar. Zaten işverenler eğer şartlar çok zorlarsa, üretimi ve fabrikayı daha ucuz işgücüne taşıyorlar.

Bu durumda sendikaların, başlarını elleri arasına alıp düşünmeleri gerekmektedir.
Bu sorunların ana kaynağı sendikaların duruma tek taraflı ve geçmişin gözlükleri ile bakmalarıdır.
60 yıl evvele göre yapılanmış bu örgütlenme ve çözüm yöntemleri, günümüzde çok yetersiz.

Bu nedenle, sendikaların değişimden yana değiller. Sadece kolay olanı istiyorlar. Çözümü başkası önersin, onlar değişsin, yasaları onlar bize göre ayarlasın, biz bildiğimiz gibi devam edelim.

Bu durumda sendikaların daha da erimesi ve zamanla yok olmaları kaçınılmaz.
Her ne kadar bazı iş kolu ve işyeri için hala uygun yapıları olsa da sendikalar, genel olarak yaşlı ve zamana uyumda zorlanan organizasyonlardır.

DEĞİŞİMLER

Her şey ama özellikle devlet sistemleri değişiyor. Devletler, uluslararası hukuk ve ticaret kuralları, yeni iş alanları ve kolları, ihtiyaçlar değişiyor.
Üstelik bu, yaşanacak değişimin daha yarısı…

Diğer yarısı ekonomik kaynakların paylaşımında çıkacak sorunlardan ve kapitalist sistemin dönüşüm geçirmesiyle olacak. Nüfus artıyor. Daha çok kişi üretimden pay almak istiyor.
Oysa yeni istihdam olanakları çok daha sınırlı oluyor.

Diğer yandan, devletler küçülmeye ve harcamalarını azaltmaya çalışıyor. (Not: Bizim ülkemizde bu gereklilikler hep hak etmeyen birilerini zengin ettiği için, haklı olarak yapılana kızıyoruz. Ancak değişen dünya da devletlerin rolü’de ciddi anlamda değişiyor)
Devletler, her türlüsü; küçülüyorlar. Toplumsal hayattan çekiliyorlar.
Özelleştirmeler ile çalışma yaşamından, sosyal devlet anlayışından, eğitimden, sağlığa, güvenlikten, yatırımlara kadar birçok noktadan çekiliyor.

Devletler, düzenleyici ve hakem rolündeki üst kuruma dönüşüyorlar.

Çünkü özellikle gelişmiş ülkeler başta olmak üzere; istihdam, yatırım, sosyal güvenlik, maliye politikalarını esas olarak şirketler, özellikle çok uluslu şirketlerin hareketleri, yatırımları belirliyor.
Uluslar arası ticaret, küreselleşme ile güçlenmiştir. Ülkelerin ticaret kurallarını da etkiliyorlar.

Bir ülkenin üreticisini koruyacak uygulamaları, gümrükleri, duvarları eğer uluslararası kurumlardan onay görmez ise, artık satış, ihracat yapamaması ya da benzer duvarlarla karşılaşması anlamında gelmektedir.

( Yine de herkesin ve her işletmenin devletlere ihtiyacı vardır. Devletler daha çok kişilerin ya da firmaların arasında çıkan uyuşmazlıklarda, bir hakem, karar verici ve adaleti sağlamak üzere düzen koyucu roldedir. Şirketler devlet sistemlerinin de yıkılmasını istemezler çünkü o zaman bir bölgede uyuşmazlık çıktığında sorunların çözümünde kim rol üstlenecek?)

İşte bu nedenlerle sendikaların geleceğini ele alırken bu bakış noktalarını da ele almak ve ona göre uzun vadeli planlamaya göre değişimi belirlemek gerekiyor.

İlk başta teknolojinin getirdiği imkânların yanında değiştirdiği çalışma yapısına uygun bir örgütlenme anlayışı geliştirilmeli.

Çözüm Önerisi : Taşeronlaşmaya karşı Taşeronlaşma

Sendikaların iç tüzük amaç ve hedeflerini tekrar düzenleyip, organize bir şirket yapısına geçmeleri gerekmektedir.
Bir insan kaynakları şirketine benzese de çok daha kapsamlı ve uzun vadeli bir ilişkilere dayalı bir organizayon olacaklardır.

1) YAPISI: Bir şirket kuruluşu halindeki sendika, tüm hisselerini üyelerine dağıtır. Her yeni üye’ye bir pay verilir. Her ay ücretinden alınan sendika kesintisi karşılığı olur bu pay. Ve çalıştığı sürece artar. Böylece şirket kârından da pay alır.
(Şirket sözleşmesinde; kuruluş dönemi dâhil, sahip olunan hiçbir hisse oranının geçemeyeceği ve üst düzey belirlenir. Ve bir ya da birkaç kişinin elinde hisse toplamasının önüne geçilir. Paylar miras olarak da bırakılmazlar. İşçi çalışma yaşamından ayrıldığı zaman elindeki tüm hisse paylarını, sendikaya geri devreder.)

Yönetim tamamen profesyonel ve sendika üyeleri haricinde kişilerden oluşur.

Sendika temsilcilerinden oluşan kurula düzenli bilgi verir. Ve tüm bilgiler açık, şeffaf olarak kamuoyu ile paylaşılır.

2) GÖREVLERİ, İŞLEVLERİ: Sendikalar işyerine veya iş koluna göre örgütlenir. (Bu konuda AB ve ABD örneklerine bakılabilir)

Üyelerinin çalışma yaşamı ve sosyal güvenlik ihtiyaçlarını düzenlerler.
Bir işverene işçi sağlarken, o işçilerini ön planda tutar. Onların güvenli ortamda çalışabilmesi, emeklilik dönemleri için sağlam ve güvenilir birikimlerin fonlanması, iş değişikliğinde, işçilerin eğitilerek tekrar üretime katılmasını hep bu sendika şirketleri organize eder.

Eğer çalışan için daha avantajlı ekonomik şartlar mevcut ise, başka işyerlerinde de kariyerini geliştirilmesinde bu sendika şirketleri rol oynar.

Çalışan çalışma yaşamından ayrıldığı zaman, sadece yasal sosyal güvenlik sisteminden değil, ayrıca Sendika şirketinden de elindeki hisse payı karşılığında gelir sağlar.
Zaten devletin mevcut sigorta sistemini sürdürmek istemediği ve bu konudaki sorumluluklarını aşama aşama azalttığı ve eninden sonunda bu sosyal güvenlik ve sigorta yükünü de üstünden atacağı kesin.

Devletin bu uygulamalarını önleme gücünü ve ortamını gittikçe kaybeden sendikalar bu konuda, başka kimsenin eline bakmadan kendileri önlem almak ve geliştirmek zorundalar.

Türkiye’de sendikaların yapması gereken dönüşümler için öneriler:

27 Mayıs 2014

Fikirlerimi 3 aşamada paylaşmak istiyorum.

Mevcut durumun bir tanımı ve analizi ile sorunlar
Genel sorunlar için öneriler


Sanayileşme döneminin en belirgin özelliklerinden bir de sendikalar oldu. Ağır çalışma şartlarına karşı, çalışanların birlik olma ve korunma, daha iyi, insanca yaşam arzularından doğdular.

Sanayileşme döneminde görevlerini, mevcut demokratik yapılar içinde de en güzel şekilde yerine getirdiler.

Ancak günümüzde dünya da çok hızlı bir değişim var ve ülkelerin bulundukları duruma göre pozisyonları farklı.
Sanayileşmede bizim gibi geç kalmış ülkeler, bir yandan sanayileşmeye çalışırken, diğer yandan bilgi çağını yaşamakta… Gençler bilgi çağına adapte olup hazırlanırken, yaşlılar eski alışkanlıkları devam ettirmekte gittikçe zorlanıyor.
İşlerin yapısı değişiyor. Çalışanın yapısı, yaptığı iş ve eğitimi değişiyor.

Yaklaşık 150 yıl evvel ortaya çıkan ve özellikle 2ncü dünya savaşından sonra olgunluk çağlarına ulaşan sendikal yapılarda aynı sıkıntıdan muzdarip.

Sendikalar, ağırlıklı olarak sanayi döneminin ihtiyaçlarına göre organize olmuşlardır.
Bu dönemin sorun ve ihtiyaçlarına cevap vermek için yapılanmışlardır. Organizasyon yapıları, iç iletişim, karar alma, sendikalı ile olan iletişim ve bilgi akışı, sorunların teşhis yöntemleri ve çözüm önerileri kalıplaşmış, genel olarak bu dönemin ihtiyaçlarına göre kalmıştır. Üyeleri arasındaki örgütlenmeyi de, standart eğitimden geçmiş ve çoğunlukla aynı, tamamlayıcı işleri yapan çalışanlara göre organize olmuş sendikalar, günümüzde çalışanın birçok ihtiyacına cevap verememektedir.
Üstelik bu yapıda geneldeki uyumsuzluktan dolayı, köhnemiş, çözüm üretmekten çok, çözümün ertelenmesine ya da göz ardı edilmesine araç olur hale gelmişlerdir.

Bunun en canlı son örneği de Soma Faciası olmuştur.

Çünkü sendikaların işveren üzerinde yaptırım gücü kalmamıştır. Kalmamıştır çünkü işverenlerinde sendikalardan gördüğü bir fayda kalmamıştır.

İşveren sendikadan ne bekler?

En başta iş yerinde düzenin korunmasını, üretimin sürekliliğinin sağlanmasını ve verim artışı bekler.
Eğer mümkün ise maliyetlerde tasarruflara katkı bekler. Bunu yaparken de yönetime katılım ile bazı sorumlulukları almasını bekler. İşveren, sendikadan işbirliği bekler. İşçilerin refah düzeylerinin artışında kendisine ek maliyet çıkarılmadan çözümler üretilmesini bekler.
Sendika bu konularda başarılı olduğu düzeyde, işveren üzerinde etkili olur.
Ancak ülkemizde özellikle son 20 yılda sendikalar, siyasallaşma ve siyasal kamplara katılım ile daha fazla bozulmuştur.
İşveren ile uyum ve işbirliği ise, üretimi ve kalitesini geliştirmeden ziyade, “Sarı Sendikacılık” adını verdiğimiz, işveren ile danışıklı dövüş şeklinde, işçilerin gazını almaya yönelik olmuştur.
Böyle olunca da sendikaların işveren üzerinde gerçek anlamda hiçbir etkisi kalmamıştır.
Yoğun işsizlik ve verim düşüklüğü de sendikaların bu durumu devam ettirmek zorunda bırakmıştır.

Özellikle mücadeleci ve sınıf ayrımına, sınıfların çatışmasına yönelik sendikal anlayış ise danışıklı dövüşte, öfkeyi kontrol etmek, gaz almak şekline dönüşmüştür. Kendisine verilenlerden daha fazlasının isteme gücü, büyük oranda törpülenmiştir.

Çatışmacı zihniyet ile bir şeyler elde etmek 19 yüzyıl da şekillenmiş ve darvinizmle güçlenmiş vahşi kapitalizm döneminin artığıdır.

Elbette hala kapitalizm sürmekte ve zararlarına devam etmektedir. Ancak çözüm yolu artık bu tür bir çatışmaya girmek değildir. Kendi içimizde kapışarak kazanacaklarımızdan çok daha fazlasını kaybedeceğimiz bir dönemdeyiz.

İşverenler sadece yurt içinde ve dışında, yabancı işverenlerle rekabet halinde değildir. Aynı zamanda daha ekonomik ve sürekli gelişerek değişen ürünlerle de rekabet etmektedir. Üstelik artık pazarı kendi ülkesi değil, tüm dünya da erişebildiği her yerdir.
Böyle bir yapı içinde, hala işverenden bir şeyler koparmaya çalışan, mücadeleci anlayışında fayda sağlamayacağı aşikardır.
İşveren’in rekabet gücünün artması için sendikalarında destek vermesi gerekir ki, kimse bu mücadeleden kayıpla çıkmasın. Zamanımız ve geleceğimiz, sadece ülke içinde değil, dünya üzerinde de çok ciddi sıkıntılarına, paylaşım kavgalarına gebedir.
Yurt içinde ve yurt dışında sürekli mücadele dönemi başlamıştır.
(Elbette geleneksel işverenlerimizde, bu ihtiyaçtan çok uzak olarak bireysel ve dar açıdan ele almaktadırlar durumu. Bu yüzdende Türk ekonomisi ve sanayisi hala gelişememekte, kazanılanlarda binalara ve ranta çarçur edilmektedir.
Bunun ana nedeni ise çağımızın en önemli ihtiyacı olan işbirliği ve kolektif dayanışma ruhunun yorumlanamamasıdır.

Al birini, vur ötekine olan bu yapının sürdürülebilirliği de yok elbette. Bu sadece bir dönem ve artık bitti.
Hala bu görüşte inat eden işverenler, kaybedecek. Hala bu görüşlerde ısrar edene sendikalarda, güç ve üye kaybetmeye devam edecek.

Hele taşeronlaşmaya yönelik uygulamalar artıkça, sendikalar adapte olamayacakları bu yapı karşısında daha da güç kaybedeceklerdir.

Bu kadar eleştirdikten sonra elbette çözüm önerileri de getirmek gerekiyor. Bir sonraki yazı da bunun üzerinde duracağım.
Daha sonra da çalıştığımız belediye açısından durumu ele almaya çalışacağım.
Bu zaman zarfında arkadaşlardan gelecek düşünce ve önerilerinde, katkı yapacağını ve katılımda bulunacağını umuyorum.


ÜCRETLERDE GRUPLANDIRMA ÜZERİNE ÖNERİLER-DÜŞÜNCELER

21 Nisan 2014

Sendikanın yapmış olduğu TİS, işçileri 4 temel gruba ayırmış ve ücretlendirme de bu gruplar üzerinden yapılmaktadır.
Mevcut gruplandırma kriterleri dar ve ihtiyaca cevap vermemektedir.

Öyle ki nerdeyse son 10 yılda TİS’lerin içerik ve maddelerinde çok az değişme olmuş, sadece ücrete ilişkin yüzde rakamları ve bazı sosyal hakların tanımı değişmiş, eklenmiş, çıkarılmıştır.

Sonuç olarak; günümüzün çalışanının ihtiyaçlarını karşılamayan, memnuniyetsizlikle karşılanan ve çalışanları adil olarak temsil ettiği şüpheyle karşılanan bir TİS’imiz var.
Bu nedenle ücret ve sosyal haklar konusunda günümüz çalışanlarının ihtiyaçlarına uygun yeni bir gruplandırma kriterlerine ihtiyacımız olduğunu düşünüyorum.

Göz önüne alınması gerektiğini düşündüğüm kriterleri aşağıda paylaşıyorum.
Arkadaşlardan gelecek öneri ve düşüncelerle bu kriterleri geliştirip, düzeltme, gereksiz olanları silme ve herkesin üzerinde az çok hem fikir olacağı kriterleri birlikte ortaya çıkartabileceğimize inanıyorum.

Ana Kriterler :
a) Öğrenim ve Temel Bilgiler
b) İşin Riski
1) Malzeme ve görev sorumluluğu 2) Çevre ( insan, eşya, doğa) güvenliği sorumluluğu
c) İşin çalışma koşulları
1) Zihinsel Çaba 2) Fiziksel Çaba
d) Deneyim, Beceri ihtiyacı
e) İnisiyatif uygulama ve sorun çözme gerekliliği

Olabilir.

Yukarıdaki kriterlere esas olan rakam, son durumda fazla mesaisiz alınan en yüksek grubun en üst maaşı esas olsun.

Çarpanların oluşturulması:
5 ana kriterin her biri için %20’lik pay verelim. Böylece 5 kıstas üzeriden de tam puan alanlar en yüksek maaşı alanlar olur.

a) Her öğretim düzeyi için bir puan saptanır.
İlkokul, Ortaokul, Lise, Yüksek Okul, Üniversite dört ana grup olabilir.
İlkokul için 60, ortaokul 70, Yüksek okul 80, Üniversite 90 puan olur. (Üniversite üstü eğitim 100)
+ 10 puan; Eğer kişi o işi yapabilmek için bir kurs, eğitim sertifikası aldıysa eklenir.
(Alınan puan %20 ile çarpılır)

b) Her işin bir riski vardır. Sağlık riski olabileceği gibi, kullanılan malzemeye, araca yönelikte bir risk olabilir. Ayrıca yaptığı iş çerçevesinde sadece kendisi için değil, başka insanlar içinde risk taşıyabilir.
Mesela bir otobüs şoförü, Gerek sorumluluğunu taşıdığı aracın mali değeri, gerek insan hayatı açısından taşıdığı risk nedeniyle en yüksek risk grubudur.
Aynı şekilde bir itfaiye eri, gerek kendi hayatı gerek ise başkalarının hayatı açısından en riskli işleri yapanlardandır. Ya da kimyasallar üzerinde çalışma yapanın ya da hastanede görevli birisinin riski daha yüksektir.

Bunu şu şekilde sınıflandırabiliriz. (2nci %20’lik kısmı tamamlayacak şekilde;

1) Kullandığı malzemenin değeri için ( 2000 TL lik bilgisayarla, 2 trilyonluk araç kullanma riski aynı olamaz) (1 ile 20 arası maddi değer aralıkları saptanır x 40 puan)
2) Görevin kişisel ve hizmet verilen kişilere göre hayati riski için (Otobüs Şoförleri 20, İtfaiye 19, Toprak kazma, inşaat, su yolu kazma 18, ….., Büro da masa başı iş 3 puan gibi olabilir)x 20
3) Görev esnasında maruz kalınabilinecek sağlık riski taşıyan işler için (aynı şekilde 1 -20 arası değer) x 20 puan
4) Görevin çevreye ve insan hayatına insan hayatına etkisi için (Göreceli bir konu ama, büroda yapılan iş ile Park, bahçelerde yapılan iş aynı değerde olamaz ) x 20

Hesaplama : Hepsinden tam puan toplayan
800+400+400+400=2000 puan ile yüzde 20 üzerinden 20 almış olur.
Toplu sözleşme ile yüksek risk grupları için ek puanlar (5 puanı aşmamak kaydıyla) sözleşmeye alınabilir.

c) İşin çalışma koşulları; İşin büroda oturarak mı yoksa dışarıda hareket halinde olmasına, kaç saat ayakta geçtiğine, zihne dayalı ise ne tür entelektüel birikim gerektiğine göre kıstaslar 20 üzerinden değerlendirilir.
Salt fiziksel güce dayalı işler için 15 puan, salt zihinsel işlevler için 15 puan saptanabilir.
8 saatlik çalışma süresince bu işlevlerin kullanım miktarları içinde 5 puan eklenebilir.
(Aslında bu madde kişilere göre göreceli olduğu için, daha çok 20 tam puan olarak görülebilir.)

d) Bir işte deneyim önemlidir. Deneyim artıkça, işin gerçekleşme verimliliği de artar.
Aynı şekilde bazı işleri, o işin başına kimi bıraksanız yapar. Ama bazı işleri de sadece bazı kişiler yapabilir. Bu noktada 20 üzerinden 10 puan ortalama bir kişi için başlangıç olur.
1 puan geçirdiği her 4 yıl için olur, maksimum 5 puan(= 20 yıl) olabilir.
5 puan da yapılan işteki beceri ihtiyacına göre olur. Beceri tespitinde; başka kaç kişinin aynı benzer işi yaptığına, o iş için gerekli eğitimi alıp almadığına bakılır.
5 puan en becerikli kişilere sağlanırken, 1 puan ortalama bir iş yapanlara sağlanır.
e) İnisiyatif uygulama ve sorun çözme gerekliliği; ortalama bir çalışan için 10 puan üzeriden başlar.
Ancak görev esnasında karşılaştığı sorunları çözme ve inisiyatif kullanma gerekliliğine göre 10 puan daha eklenir.
Yaptığı işi bağımsız yapma gereğine göre bu derecelendirme yapılabilir.

Mesela; Yüksek riskli işlerde çalışanlardan Otobüs Şoförleri, İtfaiyeciler Halkla İlişkiler, Protokol, Basın personeli “yüksek inisiyatif ve sorun çözme” kullanması gereken birimlerden.

Bir Sendikalının gözüyle


17 Nisan 2014


Şimdi yapılacak toplu sözleşmeyle ilgili olarak değişmesini istediğimiz konuları ortaya koyabilsek, o zamana kadar hangi isteğin öncelikli ve gerekli olduğunu hangisini sonraya bırakabileceğimizi göreceğiz.
Öncelikle sendikanın durumunu kendi açımdan ele almak istiyorum. Bizim sendika bir ücret, para talepçisi sendikaya dönüşmüş durumda. İşverenle masaya oturuyor, iş gücüne dayalı olarak bir şeyler koparmaya çalışıyor.
Hâlbuki sendikalar, sadece ücret hedefli değildir. Sendikalar aynı zamanda, üyeleri arasında bir dayanışma, yardımlaşma ve onları geliştirme organizasyonlarıdır.

Mücadeleci sendika anlayışıyla, teorikte olsa işlevini yerine getirmeye çalışıyor.
Oysa çalıştığımız kurum, İzmir Halkına hizmet veren bir kurum, yani aslında kendi kendimize karşı mücadele veriliyor.

Esas karşı mücadele edilmesi gereken şey, sistemin getirdiği adaletsizlik olmalı. Bu çerçevede de, belediye yönetimi ile işbirliği yaparak bu süreci geçirmeliyiz.
Asıl hedef, ücret artışından ziyade, ücret eşitsizliklerinin giderilmesi, üyeler arasında gelir dağılımın daha dengeli olarak çalışılması ve üyelerin sosyal refah düzeylerinin artışına yönelik olmalı. Çünkü refah düzeyi artan bireyin, geliri aynı olsa bile yaşam düzeyi yükselir. Zaten daha çok "zam" talebinde de amacımız bu.
İkinci bir nokta, dünyadaki ekonomik değişim rüzgârları ülkemizi de vurmaya başladı. Bunun sonucunda birçok şirket kapanırken, bir kısmı bu dönemi işçi çıkartarak, azaltarak atlatmaya çalışacak.

Her ne kadar kamu kurumunda çalışıyor olsak ta, 3-4 yıl sonra bizimde bu durumla karşılaşma ihtimalimiz yüksek bence. Çünkü ülke ekonomisine doğrudan bağlı bir ödenek ve gelir yapısına bağlıyız. Belediyelerin ödeneklerindeki düşmeler bana kaçınılmaz gözüküyor.

Söz gelimi 500 kişinin işten çıkartılması gerektiği zaman, nasıl bir tutum alınacak?
İşveren olan kurum buna mecbur ise iki seçenek olacak önümüzde, ya 500 kişi işten çıkartılacak ya da tüm üyeler gelir düşmesine razı olup, bu yükü aralarında paylaşacak.

Peki, bizim sendikal yapımız ve örgütlenmemiz buna uygun mu?
Bence değil...

Sendika söylem olarak, "hesap soracağız" terimini eylemlerde kullanabiliyor.
Bu amaçla üyelerinin arkasında desteğini istiyor.
Ama ben hesap soramadığım, şeffaf olmayan bir yönetime destek vermekten de çekiniyorum.

Bana göre ancak hesap verebilir düzeyde şeffaf olan bir idareye destek vermek, arkasından gitmek mümkün.
Zaten ülkemizde de ana sorun bu. Hesap vermesi ve şeffaf olması gerekenlerin bundan kaçınması ve onların iki dudağının arasından dökülenlere rıza gösterilmesi istenmesi.

Sendikanın gücüne gelince; sendika gücünü üyelerinin sayısında alır. Ama bizimki gibi bir kamu hizmeti kurumunda durum çok farklı bence. Çünkü verdiğimiz kamu hizmetini aynı zamanda kendimize ve akrabalarımıza da veriyoruz.
Kamu hizmeti yürütülüyor olması nedeniyle; sendikanın gücü üyelerinin vereceği hizmetin kalitesinden ve veriminden kaynaklanacağını düşünüyorum.

Eğer belediye bu işçiler üzerinden İzmir'e iyi hizmet verebilirse, bu işçiler İzmir için elzem olur.
Yoksa sayı çokluğu çokta işe yaramıyor. Diğer belediyelerde sendikasızlaştırma sonuçlarını görüyoruz.

Bizimki gibi büyük şehirlerde sendika, belediye yönetimi için çok sayıdaki işçiyi toplu ve tek elden kontrol etme, yönlendirme mekanizmasına dönüşmüş durumda.
Bu nedenle de işveren nezdinde de çok fazla bir etki gücü yok. Diğer yandan sendikanın, işçiler üzerindeki nüfuzun kırılmaması ve azalmaması için arada bir gaz alma operasyonları dışında sendikanın etkisi gözükmüyor.

Kaldı ki, bu piyasa şartlarında en gayri memnun olanın bile, işini bırakıp,
"Ben bu çalışma ve bilgiyle daha iyi iş yapabilirim, bulabilirim" iddiasıyla piyasaya çıkabilecek cesareti ve inancı olduğunu da düşünmüyorum.
Diğer yandan piyasada bizim koşullarımızın daha düşüğünde çalışmaya hazır birçok işsiz mevcut...

Sendikanın oy gücü uyarısının, geçen yerel seçimlerde işe yaramadığını da gördük. Son toplu sözleşmeden sonra kızgın olan birçok işçiye rağmen, sonuç değişmedi. Zaten değiştiremezdi de.
Bu durumda sendikanın hedeflerini ve yöntemlerini değiştirmesi, işçi-işveren ortaklığında, işçinin refahı lehine ama mevcut işvereninde gücünü koruyacak şekilde yeni bir anlayışa ve politikaya dönüşmesi gerekiyor.

Zaten 85-90'lara kadar sürmüş, sanayileşme döneminin sendikal anlayışı ve söylemleri ile hala hareket edilmesi hatadır.
Türkiye'de bilgi çağına uyum sağlamaya çalışan toplumun bireyleri ve çalışanları olduğumuz düşünülerek, zamanımıza ve ihtiyaçlarına uygun söylemler, politikalar ve çalışmalar yürütmeliyiz.

Eskiden DİSK Türkiye'nin geleceğine ve çalışma yaşamına yönelik en fazla araştırmayı, bilimsel çalışmayı kitaplaştırıp çıkartan örgütlerden biriydi. Oysa son 15 yıldır bu tür çalışmaların azalmış hatta kalmamış olması, örgütün entelektüel gücünün de zamana ayak uydurmada zorlandığını gösteriyor bence.