9 Mayıs 2017 Salı

Sendikal Rekabet...


Çağımız rekabet çağı...
Ülkeler birbiri ile rekabet ediyor.
Firmalar birbiriyle rekabet ediyor.
Sosyal kurumlar birbirleri ile rekabet ediyor.
İnsanlar birbirleri ile rekabet ediyor.
İşçiler, mühendisler, doktorlar, bürokratlar, iş adamları, politikacılar...
Öğrenciler de birbirleri ile rekabet ediyor.
Aslında rekabet doğanın bir gereği, hayvanlar bile kendi içlerinde ve birbirleri ile rekabet ediyor.
Velhasıl dar kaynaklar ve imkanlar yüzünden rekabet etmeyen yok.

Peki, Sendikalar ?
Ne yazık ki, sendikalar birbirleri ile rekabet etmiyorlar. Sanki her biri bir bölgeyi ve alanı tutmuş olan bir kartel yapılanması; Türkiye Sendikacılığı...

İşçiyi, özellikle bilinçsiz işçiyi, bir oy silahı olarak kullanıp, yasalarda kendileri için bu alanı korumalarını sağlayacak yapılanmayı da hazırlamışlar. Hiç biri bir diğerinin arka bahçesine, yan gözle bile bakmıyor.
Böylece kendi işçileri üstünde "hakim" konumda işlerini yürütüyorlar.

TİS içeriğine Anayasa'ya ve kanunlara aykırı maddeler koymuşlar Kimsenin umurunda değil. İşler bu şekilde yürüyor zaten...
Yürüyor da yarım yamalak yürüyor, Yanlış yöne yürüyor. Başarısızlığa ve verimsizliğe yürüyor.

Özel de kendi sendikamıza bakarsak, işçi sayısını yüksek tutmaktan başka gayeleri yok. Böylece bir sonraki TİS yetki tespitinde, o dönemki işçi aidatlarını garantileyebilsinler.
Ve yasalara aykırı da olsa; uygulamalarla işçiyi bağlamaya çalışmışlar. İşçi kaç(a)masın diye.

İşçi; TİS içeriği ile sendika-işyeri yönetimleri işbirliği ile, ya da Sendikalı ve Sendikasız ayrımını saklanmış uygulamalarla yaptırarak elde tutulamaz.
Bir işyerinde, sendikalar arası rekabete imkan verilmezse, işte böyle sendikalar ve yönetimleri köhner, eskimiş yöntemlere tutunur ve gelişme olmaz.

Rekabet yok ise, gelişim, daha iyiyi yapma olmaz. Verimlilik olmaz.

Sendika, işyerinde üyeleri arasında ve üye olmayanlarla üyeleri arasındaki ayrımları körükleyerek değil, diğer sendikalardan daha fazla sosyal imkan, ekonomik avantaj sağlayarak çekici olmalı işçiye.
İşçi için daha fazla sosyal tesis, daha fazla destek mekanizmaları kendi başına geliştirmeli.

Bunları işverenden istememeli. Bunu kendisi yapmalı. Çünkü bu; Sendikanın rekabet avantajı olmalı.

Mesela, ben DİSK-Genel İş gibi sadece bir tane adı ve işlevi belli olmayan sosyal tesise sahip bir sendikaya üye olmaktansa, 3-4 şehirde indirimli yaz tatili imkanı sağlayan ya da sünnet, düğün gibi masraflarımı %50 azaltacak sosyal tesislerle anlaşmalara sahip bir Sendikaya üye olmayı tercih edebilirim.
Ya da işçiler adına yatırımlar yapıp, işyerinden ayrıldıktan sonra hatta emeklilik döneminde bile ek gelir, destek sağlayacak (Oyak gibi) oluşumlara yönelen bir sendikal anlayışı tercih edebilirim...
Bunların hepsi yapılabilir. Çok da zor değil. Yaklaşık 4 yılda tüm sendikanın yapısını ve etki alanını bu yönde değiştirmek mümkün. Üstelik işveren tarafını da ekonomik anlamda kasmadan, hatta ona da karşılıklı çıkar sağlayan şekilde...

Zaten yasaları inceleyince, aslında getirilen uygulamaların engelleyici değil, ancak kontrollü ve açık-şeffaf şekilde olursa, bu yöndeki çalışmalara imkan tanıdığı görülüyor.
Sendika gelirlerin nasıl kullanılacağına yönelik kanun maddeleri ve yönetmeliklerde buna göre düzenlenmiş. (İdealize edilerek)

Sadece önceliklerin değişmesi gerekiyor. Öncelikler değişemiyorsa, kafalar değişmeli.

Eğer bir şeylerden şikayetçi olmanın ötesinde bir şey yapmıyorsak, bu halimizi de razıyız hatta hak ediyoruz demektir.
Durumu düzeltecek ve öne çıkacak bir kahraman bulmak yerine, herkes (aradaki minik ayrılıkları umursamayıp) ortak tavırla hareket etmedikçe, daha da geride kalacağız.
Çünkü bizlerde yaşam içinde rekabet ediyoruz.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder